MEÜ-ana sayfa      GazeteNet-ana sayfa     gündem     üniversite     sağlık     sanat     spor     videohaber     bize ulaşın  

 

GazeteNet Makale

 

Prof. E. Berika İPEKBAYRAK
Mersin Üniversitesi Rektör Yrd.


HER HEYKELİN
BİR ÖYKÜSÜ VARDIR...


Harplar, savaşlar, tüketim, üretim derken 21. asıra geldik. Ülkelerin sınırları belirlendi, üretim de tüketim de arttı ama savaşlar bitmedi ancak farklı bir boyut kazandı. İnsanlar ekolojik değerler, teknolojik, ekonomik koşullar için savaşır oldular. Bütün bunların yanında yok olmaya yüz tutan örf ve adetler, sanat ve kültür değerleri ön plana çıktı. Globalleşen dünyada herşey birbirinin içine girerken, kavram kargaşası yaşanırken, sanatın evrensel dili gündeme gelmeye, yaygınlaşmaya başladı. Dünyanın her bir köşesinde festivaller düzenlenerek, sempozyumlar yapılarak sanatçılar bir araya getiriliyor ve böylelikle barış, sevgi, dostluk, hoşgörü çağrıları yapılmaya çalışılıyor.
Devamı için tıklayınız...

 
 

Yrd. Doç. Dr.
Nurdan AKINER

"ELLERİNİN HAMURUYLA"
KAHRAMANLIK DESTANI
Kastamonu'daki köyünden büyük bir kararlılıkla ayrılırken, yanında kurtuluşa adanmış mangal gibi bir yürek, arkasında anne ve babasının sözleri vardı: “kızım gitme, gitme”... Bu sözleri bir kez
daha duyacak ve yine dinlemeyecekti.
Devamı için tıklayınız...

 
 

Sizden Gelenler

 

Doç. Dr.
Tuğba YANPAR YELKEN

ERASMUS VE ARİON İZLENİMLERİM ...

Erasmus ve Arion bursları ile 28 Ekim-3 Aralık tarihleri arasında yurt dışına gittim. Erasmus ile Danimarka-Holbaek ve Almanya-Hildesheim'de bulundum. Arion bursu ile de Finlandiya'nın Kokkola şehrine gittim. İşte izlenimlerim...
Devamı için tıklayınız...

 
 

 

   MakaleNet
 
Prof. Dr. K. Suha AYDIN
Mersin Üniversitesi Rektörü
saydin@mersin.edu.tr
 
Rektörümüzün Mersin Üniversitesi Sunumu İçin Tıklayınız...
 
 

TÜM ZAMANLARIN ÖNDERİ ATATÜRK...

Ülkesine ve milletine adadığı 56 yıllık ömrünün son duraklarından biriydi Mersin.
20 Mayıs 1938’de Mersin’e doğru yola çıktığında amacı Adana’ya sınıra kadar uzanmak ve batı medyasına karşı Hatay sorunu karşısındaki kararlılığını göstermekti. Yola çıkmadan iki gün önce Celal Bayar’a şunları söylemişti: “Benim, kırk asırlık Türk yurdu, Hatay esir kalamaz dediğimi unutmuş olanlar olabilir. Ama ben unutmadım, unutamam, sen de unutamazsın”.


Mersin’den Tarsus’a oradan Adana’ya geçti. Hatay konusunun en kritik döneminde, sağlığı üzerindeki olumsuz düşüncelerin sonucu etkileyeceği düşüncesiyle, sınıra kadar otomobiliyle giderek kızgın güneş altında askeri birlikleri denetledi, tatbikat yaptırdı sürekli ayakta bekledi. Milli dava uğruna bir kez daha kendi sağlığını hiçe saydı. Yorgun düşmüş hastalığı iyice artmıştı. Günler sonra, 4 Temmuz 1938’de Hatay Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi Atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti. Hızla ilerleyen hastalığı mavi gözlü devi aramızdan aldığında tarih 10 Kasım 1938’i gösteriyordu.

Avrupa ve Asya’nın pek çok ülkesinde halklar totaliter rejimlerin, imparatorların, kralların, diktatörlerin baskısı altında ezilirken, Türk milletiyle bağımsızlık destanını yazan yüce Atatürk, yönetim anlayışını da şu sözlerle dile getirmişti: “Ben kalpleri kırarak değil, kazanarak hükmetmek isterim”…

Dünün, bugünün, yarının, insanlık tarihinin tüm zamanlarının önderi Atatürk’ü kimi kültür endüstrisi ürünleri yeniden tanımaya, tanıtmaya, yorumlamaya çalışsa da gerçeğin kendisi, Nutuk’ta saklı.

Nutuk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın 15 – 20 Ekim 1927 tarihlerinde, yerli ve yabancı basın mensuplarının da katıldığı partisinin ikinci kongresinde gerçekleştirdiği otuz altı buçuk saat süren tarihi konuşması ve onun metnidir. 1919 – 1927 yılları arasında Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının faaliyetlerini özetleyen bu eser, büyük önder Atatürk’ün ileri görüşlülüğünün de bir göstergesidir. Atatürk, Nutuk’ta geçmişi anlatıp aynı zamanda gelecekte düşebileceğimiz tehlikeleri önceden sezmemiz için alınacak derslerden bahsetmektedir. Türk gençliğinin geleceğe yürürken yolunu aydınlatacak tek ışık, Ata’sının mirası Nutuk’tur.

Ölümünün ardından dile getirilen sözler, üstün zekâsı, bağımsızlık konusundaki kararlılığı ve cesaretiyle Batı’yı dize getiren yeri doldurulamaz bir liderin portresini çizer.

İngiltere Başbakanı Winston Churchill, büyük önder Atatürk’ün ölümümün ardından şu sözleri dile getirmişti: “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları, bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir”.

Winston Churchill’in bu sözleri rastlantısal değildi. Resmi bir ziyaret için Türkiye’ye gelen İngiltere Başbakanı Churchill Atatürk’le görüşmektedir. Görüşme sırasında Churchill Atatürk’e bir soru sorar: “Kurtuluş savaşını nasıl kazandınız?”

Atatürk genç yaverinden silahını ister. İçinden bütün mermileri çıkarır. Dışarıdan bir nöbetçi asker çağırır ve tabancayı uzatır. “Kendini vur!”der. Asker bir saniye bile tereddüt etmez, tabancayı şakağına dayar ve tetiği çeker. Churchill hayretler içindedir. Atatürk “işte böyle kazandık” der.

Tüm bunlar yaşanırken genç yaverin ilgisini çeken, ilginç noktalardan bir tanesi de şudur: Karizması ile tanınan, belki de İngiliz tarihinin en etkileyici liderlerinden biri olan Winston Churchill görüşme boyunca neredeyse Atatürk’ün gözlerine bakamaz; Atatürk ise gözünü İngiliz başbakanından bir an olsun ayırmaz.

Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında yürüyen Mersin Üniversitesi, Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek için çalışmaktadır.

Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik her tür saldırıya en güzel cevabı da yıllar önce, Nutuk’ta yine kendisi vermişti: “Baylar, bizim yüzümüz her zaman temiz ve aktı. Her zaman da temiz ve ak kalacaktır. Yüzü çirkin ve vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, vicdanlı ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır”.

“Adalet Anne”…

Sözlerime Atatürk’ün mirasına sahip çıkan ve kendisine verdiği sözü tutan gerçek bir kahramanla, “Adalet Anne” ile son vermek istiyorum. Bir süre önce gazeteci yazar
Y. Sinan Tanyıldız  Hürriyet Gazetesi’nin Çukurova Gap ekindeki “Dostça” isimli köşesinde bu hikâyeyi bizlere yeniden hatırlattı.

Türkiye’nin 88 yaşında yaşama veda eden ilk kadın hâkimlerinden Adalet Yılmaz’ın öyküsü, popüler kültürün karmaşası içinde kendi tarihine yabancılaşan insanlarımıza örnek olsun. Hayatı boyunca Ata’sına verdiği sözü tutmak için çalışan bu örnek Türk kadınının, bir Ankara sabahında bir araya geldiği taksi şoförü Osman’la gün boyu süren yolculuğu ve diyaloglarından oluşur öykü.

Aydın Sökeli’dir Adalet Yılmaz. Babası pamuk ekerdi annesi ise ev hanımıydı. Babasının Kurtuluş Savaşı’na katılmasının ardından Söke işgal olmuş, o da annesiyle birlikte kaçarak dağ köylerinde saklanmıştı. Babasının savaştan sağ salim dönmesi bir daha yaşayamayacağı mutlu sonlardan biriydi aslında.

Babası liseye Aydın’a gönderdiğinde büyük önder Atatürk’le karşılaştı. Ata’sına çiçek uzattığında “Okulu bitirince ne olacaksın?” sözüyle karşılaştı büyük önderin. “Hemşire” yanıtını verdi. Ancak Atatürk “O da güzel meslek ama bence sen hâkim ol, ismine çok yakışır” dedi. Küçük Adalet’in “Ama kadından hâkim olmaz ki” yanıtıyla kaşları çatılan Atatürk, “Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hâkim olacaksın” diye konuştu.

Ata’sına verdiği sözü tuttu Adalet. İstanbul’a gitti, hukuk fakültesinden mezun oldu. Mezun olur olmaz evlendiği subay eşini 1952’de Kore Savaşı’nda kaybetti. Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan oğlunu 1978’de Ermeniler öldürdü, geriye sade kızı kalmıştı. Talihsizlik yakasını bırakmadı Adalet Hâkim’in. Öğretmen olan kızını tüm ailesiyle birlikte 1999’daki Kocaeli depreminde yitirdi.

Taksi şoförü Osman’la birlikte çıktığı yolculukta ilk durağı Anıtkabir’di. Aslında bu, yıllardır her ay aksatmadan yaptığı rutin ziyaretlerden biriydi. Her zaman olduğu gibi Ata’sının huzuruna çıkıp tek bir karanfil bıraktı ve “sözümü tuttum” dedi.

Öykünün en çok can yakan kısımlarından biri de taksi şoförünün Anıtkabir hakkındaki görüşleri. Adalet Hanım ile taksi şoförü Osman arasında şöyle bir diyalog geçer:

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var; benimle gel' dedi. Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Adalet Hâkim, sinirli bir şekilde kafa salladı.  

Tüm parasını o gün içinde bankadan çekip,  Seyranbağları’nda bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışlayan Adalet Anne’nin son durağı Cebeci Asri Mezarlığı’dır. Mezarlığın önünde durduklarında biri kız biri erkek iki çocuğu olan şoför Osman’a şöyle seslenir:

“Benim oğlumun da ismi Kemal’di… Çocuklarına bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.”

Osman Adalet Hanım’ın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet Hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bugün daha fazla çalışamazdı.

Adalet Hâkim’in cesedi ertesi gün Cebeci Asri Mezarlığı’nda eşinin ve oğlunun mezarları üzerinde bulundu. Durakta sırasını bekleyen şoför Osman ise, bunu bir gazetenin üçüncü sayfa haberlerinden öğrendi. Ankara’nın yağmuru, gözyaşlarına karıştı. Adalet Hâkim için gökler bile ağlıyordu.

 

Öykünün tam metni:

 ADALET

Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25–30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşır mısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

Kadın gülümsedi

'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'

'Anıtkabir'e'

'Anıtkabir'e mi?

'Evet'

'Tamam teyzeciğim'

'Yaş kaç teyzeciğim?'

'Seksen sekiz'

'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

'Haklısın teyzecim'

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

'Her ay geliyor musun?'

'Evet'

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım'… Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

'Nereye gidiyoruz?'

'Bankaya'

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

'Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?'

'Sor bakalım evladım'

'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

'Uzun hikâye evladım'

'Olsun be teyze anlat ne olur'

'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hâkim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hâkim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hâkim olacaksın' dedi.'

'Sen ne dedin peki?'

'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hâkimlerindenim.'

'Vay be. Sende ne hikâye varmış Adalet Teyze'

'Herkesin bir hikâyesi vardır evladım. Herkesin hikâyesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikâyelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin.'

'Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin?'

'Evet'

'Yardım edeyim mi? Ben de geleyim mi?'

'Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada adın neydi evladım?'

'Osman teyzeciğim.'

'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

'Tamam teyzeciğim.'

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

'Hoş geldin Hakim Teyze.'

'Çok uzun zamandır bana Hâkim denmemişti.'

'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'

'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol.'

'Nereye gidiyoruz?'

'Seyranbağları’na'

'Tabii'

'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen…'

'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla…'

'Ne iş yapardı amca?'

'Subaydı'

'Ne zaman vefat etti?'

'1952’de'

'Çok olmuş. Gençmiş…'

'Kore savaşında şehit oldu.'

'Allah rahmet eylesin Hakim teyze.'

' Sağol'

'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'

'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

'Tamam. Buyur Hâkim Teyze. Geleyim mi ben?'

'Yok bekle burada.'

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet Hanım’ı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

Adalet Hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Ben de onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.

'Nereye Hâkim Teyze?'

'Hemen iki sokak öteye.'

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

'Bekle beni'

'Tabii Hâkim Teyze'

Yine bir saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında birçok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

'İyi misin Hâkim Teyze?'

'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor.'

'Nereye gidiyoruz?'

'Cebeci Asri Mezarlığı’na'

'Tamam'

'Teyze nerelisin sen?'

'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

'Sonra ne oldu?'

'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik.'

'Çocuğunuz var mı?'

'Bir kızım bir oğlum vardı.'

'Neredeler şimdi?'

'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

'Ne güzel'

'1978 de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

'Evet. Şehit babanın, şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

'Amin. Ya kızın?'

'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999 da depremde hepsi vefat ettiler.'

'Allah rahmet eylesin. Boş boğazlığımla üzdüm seni Hâkim Teyze kusura bakma'

'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme sağol.'

'Geldik Teyze'

'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'

'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

'Yok beni alacaklar buradan'

'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

'Çocukların var mı?'

'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

'Adları nedir?'

'Kemal ve Ayşe'

'Oğlumun adı da Kemal’di.'

Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım.

'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

Osman Adalet Hanım’ın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet Yılmaz'a ait olduğu belirlendi. Adalet Yılmaz'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. Yılmaz vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet Yılmaz'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı...

 
 
 
 
 
 
Prof. Dr. K. Suha AYDIN' ın önceki makaleleri:
 
 
 

Hakkımızda

 

  Künye

  Haber Arşivi

 

Resim Galerisi

 

Linkler


Fakülteler  

Yüksekokullar

M. Yüksek Okulları

Enstitüler

 

Mersin Gündemi

 
Öğrenci Haberleri
 

  Öğrenci Toplulukları
       Haberleri

 

MEÜ Yayınları

 

  Online Kitap Satışı